News
Synopsis
Storyboard
Trailer
Director
Credits
Technical Info
Uluslararası Satış
Press
Photographs
Vizyon
Awards

SÜT /BASINDAN


11.2008
ORAYA BURAYA BAKAN ÇOCUK
Fırat Yücel/Altyazı

Süt, ait olduğu üçlemenin ana karakteri Yusuf’un gençlik dönemini ve ‘evden kopuş’ sürecini anlatıyor. Bir yandan ‘ev’ine, alışılageldiğe, tanıdık ve güvenli olana sırtını dayayan, diğer yandan da o tanıdıklıktan uzaklaşmak, dağların, binaların, çalıların ardında saklanan ‘yeni’yle, bilinmeyenle yüz yüze gelmek isteyen bir gencin hikâyesi bu. Semih Kaplanoğlu, filmini evin içine sığınmak ve evin dışına savrulmak -ve bu iki duygunun farklı nüansları- arasında gidip gelen bir hat üzerinde kurmuş. Sanki tüm film, “denizde fazla açılma” diyen annesine inat ufuk çizgisine doğru yüzmeyi sürdüren, ama arkaya dönüp baktığında tanıdığı dünyanın giderek küçüldüğünü fark eden, çevre evler arasında kendi evini seçememeye başlayan bir çocuğun, geri yüzmekle daha da açılmak arasında kaldığı, korkuyla büyülenmenin birbirine karıştığı ruh halinin bir dışavurumu. Süt, Yusuf’un yetişkinliğin eşiğinde yaşadığı bu son ergenlik krizini, bir yanıyla, oldukça natüralist bir şekilde gözler önüne seriyor. Ama diğer yanıyla Süt, uykuya dalmadan önce hayatına/geçmişine dair önemli şeylerin belli belirsiz farkına varan bir zihnin içinde gezinmeye benzeyen rüyavari bir his de uyandırıyor. Filmde Yusuf’un bakışının çevrildiği her yüz, her imge, içinde bulunduğu her mekân, gözünü yakan her ışık, onun ruhundaki gel-gitleri ifade eder bir nitelik kazanıyor: Yanınızda sürekli cep telefonuyla konuşan zorlama bir sevgili adayı ve onun bir binanının tepesinde gördüğünüz silüeti; yan sokaktan gelen askerliğe uğurlama sesleri; sokak köftecisinin etrafında bir şeyler paylaşıyor olmanın hevesiyle biriken bir arkadaş grubu; maden ocağında çalışan arkadaşınızın kıyafetleri ve tüm bu gördüğünüz/duyduğunuz şeylerin dünyası ile sizin kendi dünyanız arasındaki uzaklık... Siz hayatınızın en sancılı dakikalarını yaşarken, basket sahasında yalnız başına oynayan bir çocuk...

Süt, şimdiki zamanın yoğunluğu içinde, tüm bu bu imge ve ortamların, onu bir hayattan başka bir hayata taşıdığını görememiş olan; ama sonradan geçmiş yaşamına baktığında onların yön belirleyici niteliğinin farkına varan birinin gözünden anlatılıyor sanki: Kaplanoğlu’nun filmden sonraki söyleşide de değindiği üzere Yumurta’nın Yusuf’unun kendi geçmişine doğru bakan gözünden. Bu yüzden Süt’ü, zor anlaşılır bir film olarak damgalayıp ötekileştirmeden önce, filmi bir de böyle düşünmek gerekiyor: Bazen zihninizde bir yüz ya da bir durum belirir, bir lise hocanızın yüzü ya da annenizin televizyon karşısında uyuyakalmış hali. Hafızanızın içinden çıkagelip sizi ziyaret eden o yüze, aradan geçen zamanın sisli perdesinin ardından bakmaya çalıştığınızda, orada bambaşka bir şeyler görürsünüz. O yüze, hayatınızın o ânını yaşarken bakmış olmanın değerini fark edersiniz. Lise hocasının ilgisiz suratı, geleceğe karşı duyduğunuz korkunun, yetişkin dünyasına adım atmaktaki isteksizliğinizin; annenizin yüzü ise, evinize olan bağlılığınızın, odanızda kitaplarınızla baş başa olmanın huzurunun şeklini alıverir zihninizde. Annenizin tüm ısrarlarına rağmen tamir etmediğiniz bir motosiklet lastiğinin, ondan kopuşunuzun ilk emaresi olduğunu anlarsınız bir anda; aynı lastiğin bir yabancı tarafından şişirilmesi ise anne-oğul arasında kurulan ilksel birlikteliğin ‘üçüncü’ bir özne tarafından tehdit edilmeye başlandığı noktayı ifade etmeye başlar. Hayatın tüm olağanlığı içerisinde yaşanan şeyler birer simgeye dönüşür, bir hikâyenin parçaları gibi görünmeye başlar. Kaplanoğlu da Süt’te olaylar ve imgelere, geçmişine bu gözle bakan birinin onlara atfedebileceği bu tür anlamlar yüklüyor. Ama bunu, her olayın ardında inanılması güç rastlantılar arayarak, hayata zorla metafizik bir nitelik katmaya çalışan bir yönetmen gibi yapmıyor. Hayatın değerini artıracağım diye, o hayatı asıl değerli kılan ayrıntıları ve sıradanlıkları bir kenara fırlatmıyor. Hayatı kendi haline bırakıyor ve ne bulursa da o kendi halindelikte; olağandışılıkta değil olağanlıkta buluyor. (Oldukça grotesk olduğu söylenebilecek yılan metaforu bile, annenin bir gün evin içinde bir yılan gördüğünü “zannetmesi”nden ve oğulun –tıpkı motosikletin lastiği meselesi gibi- bunu da ciddiye almayışından türüyor).

Hayalkırıklığına uğrama korkusuyla yetişkin hayatına atılmayı geciktiren (askere alınmayınca, toplumsal statü anlamında da ‘reşitliğe’ erme şansını yitiren; süt satamaz olunca işini de kaybeden) Yusuf, ‘üvey baba’ tehdidiyle birlikte sırtını dayadığı ‘ev’ini de kaybettiğini düşünmeye başlıyor. Açık denizde, hangi tarafa yüzeceğini bilemez bir halde kalakalıyor. Yusuf’un hayatın bilinmezliğine karşı bir sığınak olarak gördüğü ev fikri çatırdayınca, Kaplanoğlu filmin anlatımında da çeşitli çatlaklar oluşturmaya başlıyor. Yusuf şuurunu yitirince kurgu da şuurunu yitiriyor; başlarda devamlılık arz eden anlatım, sonlara doğru, ateşli hastalık sırasında görülen sanrılar gibi birbirinden kopuk anların ardı ardına gelmesiyle ilerlemeye başlıyor. Ta ki Yusuf evini tümüyle geride bırakana, ta ki maden ocağında taktığı kaskın fenerinin ışığı, tek bir yönü, önündeki belirsiz geleceği işaret edene kadar...

Yumurta’nın Yusuf’u geçmişine nasıl bakıyorsa, biz de geri dönüp filme o şekilde baktığımızda, onun annesinden kopuş hikâyesinin, filmin başında, önünde duran bir arabadan gelen bir davetle başladığının farkına varıyoruz. Süt, Yusuf’u eve dönmekten onu alıkoyan “bir yerlere gidiyoruz, gelsene” davetiyle ve gönülsüzce genç bir kızla tanışmasıyla başlıyor ve kendi ayakları üzerinde durmayı tümden kabullendiği (maden ocağında çalışmaya başlaması) noktada sona eriyor. Annesinin evliliğiyle birlikte Yusuf kendi geleceğine, cep telefonuyla konuşup duran o genç kıza baktığı gibi bakıyor, tam da gönüllü olmadan kendini ‘evin ötesi’ne, yetişkinliğin bilinmezliğine bırakıyor. Ama gözü, hep arkada, diğer evler arasında seçemez olmaya başladığı kendi evinde kalıyor. Yumurta’da geri dönüp, tanıyamayacağı kendi evinde.

Copyright Kaplan Film Production © 2009