02/2005
MELEKLERE VE İNSANLARA DAİR
Rıza Kıraç / Cumhuriyet Dergi
Rıza Kıraç, Semih Kaplanoğlu'nun son filmi "Meleğin Düşüşü"nü ele alarak edebiyat ve sinemada bir kurgu unsuru olarak zaman kavramını irdeliyor.
Semih Kaplanoğlu'nun ikinci uzun metrajlı filmi'Meleğin Düşüşü' ilk kez Antalya Film Festivali'nde izleyici karşısına çıkıp altı ödül birden alınca, festivali takip eden birçok kişi şaşırmıştı. Genel görüş, filmin oldukça'kapalı bir hikaye' anlattığı ve bu yüzden ödül alamayacağı yönündeydi. Bense filmin birçok kimse tarafından anlaşılamadığını, bundan dolayı da jürinin filme itibar etmeyeceğini düşünüyordum.
Yanılmışım iyi ki yanılmışım.
Genel bir görüş vardır; sinemacı edebiyata 'bulaşabilir', yani edebiyat ürünlerinden olabildiğince yararlanabilir. Sinemaya aktarmayı düşündüğü yapıtın, yazınla olan bütün bağlarını koparabilir. Ancak sinemacı edebiyata başka türlü'bulaştığında', yani sinemanın olanaklarını kullanarak'modern bir yazınsal öyküye eş koşan' film yaptığında,'konvansiyonel sinema' anlayışını savunanlar ayağa kalkıp,'Hop, ne oluyoruz kardeşim, burada film izleyeceğimizi sanıyorduk, siz edebiyat yapıyorsunuz' gibi şikayetlerde bulunacaklardır. Bu ve buna benzeri şikayetlere şaşırmamak ama bir yandan da yüz vermemek gerekiyor.
Semih Kaplanoğlu'nun senaryosunu yazdığı ve yönettiği 'Meleğin Düşüşü', modern öykünün en önemli sorunsallarından biri olan'zamanı parçalamak' olgusundan yola çıkarak, kendi gerçekliğini'helezonik' bir zaman kavramı üstüne inşa ediyor. Bu aynı zamanda kurgusal gerçekliğin, yaşanılan gerçeklikten daha etkili olduğunu ve zamanın bizim dışımızda, kendine has bir döngüsü olduğunu söylemektir. Aslında böylesi bir anlatım tekniğini ilk kullanan, Semih Kaplanoğlu değil.'Yağmurdan Önce' (Before the Rain), Ucuz Roman (Pulp Fiction), Paramparça Aşklar ve Köpekler (Amores Perros) gibi filmlerde de başrolü zaman kavramı üstlenmişti. Ancak bu filmler arasında'Meleğin Düşüşü'ne en yakın olanı,'Yağmurdan Önce'dir. Diğer filmlerde hikaye hep belirli bir noktaya, bir kaza anına dönerken,'Yağmurdan Önce' kendi sınırlarını sert bir biçimde çizmiş ve olay örgüsünü kendi içinde helezonik bir yapı olarak oluşturmuştur. Aynı anlatım biçimine ve kurguya'Meleğin Düşüşü'nde de rastlarız. Zamanın ağırlığını üstünden atamayan kişi, geçmişle gelecek arasında'kendisine ait' bir öykü anlatmaya çalıştığında, bu ağırlığın altında ezilmemek için önce, içinde bulunduğu zamanı parçalamaya çalışacaktır.
Yazın sanatının olanaklarıyla bir öykü anlatmaya kalkıştığımızda, geçmişiyle, geleceğiyle, hep'şimdi'yi anlatırız. Öykü içinde bir kopma noktası gibi görünen zamanın ileri ve geri sıçrayışları, olay örgüsünün bütününü bir arada tutan biricik unsurdur. Ancak sinemasal zaman, yazınsal zaman kavramıyla güreşe tutuştuğunda, işin içine şimdiki zamanın hikayesiyle birlikte, yazınsal zamanın öyküsü de girecektir. Yani yazı diliyle görsel dilin birleştiği ve ayrıştığı noktada sinemanın teknik olanakları ve sinema görüntüsünün kendine ait dili, belirleyici bir unsur olarak öne çıkacaktır.
Semih Kaplanoğlu'nun filminde, zamanın parçalanması, görüntü dili, oyuncu dramaturjisi ve öykünün epizodik anlatımı kadar, ses de başlı başına bir dramatik unsur olarak kullanılıyor. Kuşkusuz bu noktada, filmin ikinci hikayesinde yer alan'ses teknisyeni' karakterinin öne çıkması önemli. Yönetmen zaman zaman'göstermek' yerine'atmosfer sesi'ni başlı başına bir dramatik unsur olarak ön plana çıkartıyor.
'Meleğin Düşüşü'ndeki ilk hikaye, otelde çalışan Zeynep'in, babasının cinsel taciziyle içe kapanmasını anlatır. Zeynep kurtuluşu, bir makara ipi'dilek yolu'ndaki bir kazığa bağlayarak makarayı sonuna dek açmakta ya da bir yatırın önünde yine bir makara ipliği açarken'zikretmekte' arar. Bir yere kadar çaresizliğin göstergesi olarak da ifade edilebilecek bu durum aynı zamanda Zeynep karakterinin ne denli savunmasız olduğunun da işareti... Diğer yandan, film boyunca adını dahi bize bahşetmeyen (bahşettiyse bile bunu kaşla göz arasında yapan) ses teknisyeni karakterimizin, her türlü özgürlüğe sahip olmasına rağmen hayatı büyük bir duyarsızlıkla sürdürmesinin hikayesi vardır. Ne ki, bu iki karakteri birleştiren yegane şey, ses teknisyeninin duyarsızlığına ve kendisini aldatmasına dayanamayarak kapıyı vurup çıkan eşinin, acemi olmasına rağmen otomobille yola çıkması ve bir kaza sonucu ölmesidir. Film, Zeynep'in hikayesini anlatırken birdenbire kesilir ve bir cenaze sonrası evde dua okuma sekansına bağlanır. Ardından denizde yüzen beyaz bir nesne görüntüye gelir. Bu nesne, iki hikayeyi birbirine bağlayan ve trafik kazasında ölen ses teknisyeninin eşinin evden çıkarken yanına aldığı bavuldur. Bavul, hem trafik kazasında hayatını kaybeden aldatılan kadın, hem de Zeynep karakteri için bir özgürleşme nesnesi olarak ortada dururken, bir yandan da hikayenin helezonik yapısı içinde durmadan karşımıza çıkan bir nesnedir.
Zeynep, ölen kadının giysilerini almak için ses teknisyeninin kaldığı dairenin kapısında iki kez görünür. Bu iki plan, farklı açılardan çekilmiştir. Bavuldan çıkan eşyaları incelerken Zeynep, adeta kişilik değişimine uğrarken, özgür bir kadının ruhunun kendisini sirayet etmesine izin verir. Ondaki bu değişimden rahatsız olan baba, kızına şiddet uyguladığında, Zeynep babasını öldürüp bavulun içine koyacak ve kendisine ilgi duyan, aynı otelde çalıştığı Mustafa'nın yardımıyla bavulu denize atacaktır.
'Meleğin Düşüşü' bir bakıma, suç ve ceza ilişkisi üzerine de bir filmdir. Çokkatmanlı birçok öyküde olduğu gibi bu film de farklı okumalara açık bir hikayeye sahiptir.
Nitekim, eşine davranışlarından dolayı suçluluk duyan, onun ölümüne yol açan ve intihara kalkışan ses teknisyeninin aksine Zeynep, babasını öldürmesine rağmen hiçbir suçluluk duymadığı gibi, işlediği bu suçla özgürlüğe kavuşmanın verdiği özgüvenle hayatına devam eder.
Zeynep'in suç karşısındaki durumu, insanlığın ilk suçuyla ilişkilendirilir adeta. Adem'le Havva'nın hikayesinde yılan kılığında Havva'nın karşısına çıkan şeytan, ona elma yedirerek cennetten kovulmasına yol açar ve bu aynı zamanda'Dünyaya Düşüş'le birlikte, cinselliğin farkına varmak ve özgürlük anlamına gelmektedir. Zeynep de suçların en büyüğünü işleyip babasını öldürdükten sonra yalancı cenneti terk edip'gerçek hayata' katılır.
Bu yönüyle'Meleğin Düşüşü', fazlasıyla sembolik bir sinema diline sahip olduğu kadar, fazlasıyla geçmişe dönüktür ve ilk insanların hayata atılışından bu yana, kadınlarla erkekler arasındaki bütün ilişkilerin birbirinin benzeri'spiral bir karaktere' sahip olduğu iddiasındadır.
Ama filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu, bu bildik konuyu kendine has bir zaman kurgusu ve hikaye anlatma biçimiyle işlemektedir; ki bundan, sinema salonundan çıktığımızda da hikayenin devam ettiği anlamı çıkartılabilir,'Anlatım kalıpları sinemasal zamanın yeni anlatım biçimleri denenerek yıkılmıştır,' diyebiliriz.
Basın Sayfasına Geri Dön >>>
|