"''MELEĞİN DÜŞÜŞÜ' FİLMİNİN YÖNETMENİ SEMİH KAPLANOĞLU: SİNEMATOGRAFİK DİL HER GEÇEN GÜN KAYBOLUYOR"
SEMİH KAPLANOĞLU - MÜJDE ARSLAN SÖYLEŞİSİ
'Meleğin Düşüşü' filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu: Sinematografik dil her geçen gün kayboluyor
MÜJDE ARSLAN
İSTANBUL (DİHA) - İlk uzun metraj sinema filmi 'Herkes Kendi Evinde' ile pek çok ödül ve olumlu eleştirileri toplayan Semih Kaplanoğlu, üç yıllık aradan sonra çektiği ikinci filmi 'Meleğin Düşüşü' ile zor bir başarıya imza atıyor. Sinematografik dilin gittikçe kaybolduğunu söyleyen Kaplanoğlu, tercihini bu dili kullanmaktan yana kullanmış.
Semih Kaplanoğlu'nun Altın Portakal Film Festivali'nde altı dalda ödülleri toplayan "Meleğin Düşüşü" adlı filmi, 55. Uluslararası Berlin Film Festivali'nin "forum" bölümünde gösterilecek. Antrakt Sinema Dergisi / Kodak Senaryo Yarışması'nda ikincilik ödülü kazanan senaryo, Rotterdam Film Festivali'ne bağlı olan Hubert Bals Fonu tarafından da destek almış. Babası tarafından tacize maruz kalan bir genç bir kadının hikayesini ele alan film, minimal sinemaya başarılı bir örnek teşkil ediyor. Yönetmen, kaybedenlerin çoğaldığı bir dünyada, yoğun üretim içerisinde sinernanın, sinematografinin kendi dilini ve kendi kurallarını, kriterlerini yakalamaya çalıştığını söylüyor.
Semih Kaplanoğlu ile Nişantaşı'ndaki ofisinde görüşüp, sorularımızı yönelttik.
'Herkes Kendi Evinde' filminde geçen bir ifadeyle 'Becerilmemiş yaşamlar' var sinematografinizde. Çıkış noktanız bu olabilir mi?
Çıkış noktaları bir kaç tane olabilir. Bazıları konuyla alakalı oluyor, bir kısmı da sinematografinin meseleleriyle ilgili. İki film arasında bir bakış açısı benzerliği ararsak, karakterlerin belli ölçülerde benzerlikleri konuşulabilir. İki film arasında biçimsel anlamıyla bana göre ciddi farklar var, senaryoyu ele alış biçimi olarak. "Herkes Kendi Evinde" daha konuşkan bir film. Konuşarak derdini anlatmaya çalışıyor, daha sıcak sayılabilir. Aidiyet duygusu, nerdeyiz? nereliyiz? gibi bir meseleyi kendi içinde taşıdığı için. Teknik olarak da daha sıcak, kamera hareketleri var. Geniş alanlar, dış çekimler var. Karakterlerden de gelen farklı bir etki var. 'Meleğin Düşüşü' ise daha soğuk bir durum. Hem sinematografik anlatımdan hem de meselenin içinden, filmin konusundan da kaynaklanıyor.
Filmin konusu mu atmosferini yarattı, yoksa bir arayışın ürünü mü?
Tabii ki arayışımın ürünü. Daha yalınlaşan bir sinematografiye doğru gitme ihtiyacı duyuyorum. Bunun da belli sebepleri var. Bir sadeleşme, arınma olmalı diye düşünüyorum. Görsel diller özellikle televizyondaki üretimin olsun, klipler, reklamlar, plastik sanatlar anlamında da çok popüler. Bütün bu yoğun üretim içerisinde sinemanın, sinematografinin kendi dilinin ve kendi kurallarının, kriterlerinin zamanla kaybolduğunu düşünüyorum. Kaybolmakta olduğunu görüyorum. Sinematografik dilin, - Dünyanın her yerinde kaybolan belli başlı diller var. Yavaş yavaş yok oluyorlar - kaybolmakta olan bir dil olduğunu düşünüyorum. Yada artık çok gündeme gelmeyen bir konu. Ya da başka bir alanın yedeğinde gibi. Bu yüzden bu dile sadık kalmayı ve o dili konuşmayı tercih ediyorum. Arayışımın altında yatan da bu. Bu tavrı almaya zorunlu hissediyorum kendimi.
Sanat sinemasının izleyicisinin sınırlı olması, geri dönüşüm konusunda riskler barındırıyor.
Bu göreceli bir şey. Her fılmin bir ömrü vardır. Bir yapıtın ömrü kaç yıldır? Bir filmi çok kişi izleyebilir ama 20 ya da 30 yıl sonra nerededir? Hala izleniyor mudur? Rakamlar, seyirci adetleri çok önemli değil bence. Uzun vadeli baktığınız zaman çok önemsemiyorsunuz. Filmlerin seyirci toplaması için belli klişeler, formüller var. Çok popüler insanları kullanmak, onlarla çalışmak gibi. Onlarla çalışmak, baştan size geri dönüş sağlar. Benim böyle bir niyetim olmadı hiç.
Filme dönersek senaryonun oluşumu nasıloldu? Kaybeden insanların öyküsü ilginizi çekiyor sanırım ...
Evet, ilgimi çekiyor. Çünkü kaybedenlerin çoğaldığı bir dünyada yaşadığımızı düşünüyorum. Kazananların giderek azınlıkta kaldıkları. Aslında bütün dünyaya baktığımız zaman kaybedenler çoğalıyor. Bu yüzden sanki bütün insanlara kazandığımızı hissetmelerini öğütlemişler. Kazanıyoruz gibi sanıyoruz. Televizyon, magazin bunu sağlıyor. Aslında kaybedişinizin perdelendiğini düşünüyorum. Bu perdeyi aralamak gerekiyor.
İki filminizdeki kadın karakterler, Olga ve Zeynep, güçlü de olsa mağdurlar. Bakış açınız kadından yana diyebilir miyiz?
Ben kadından yanayım. Çünkü hala yeryüzünde masumiyet kalmışsa, kadınlar ve çocuklarda olduğuna inanıyorum. Çelişkileri ve meseleyi onların etrafında kurmanın çok doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü her durumda en büyük mağduriyeti kadınlar yaşıyor. Bu sadece sinemayla sınırlı değil, gündelik hayatta da böyle.
Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz? Sizi kadın dünyasına yakın kılan etken ne olabilir?
Bir farkındalık. Mesela bu konuda Bergman, bütün sinematografisini kadınların dünyası üzerine inşa etmiş. Oradaki meselelerden dünyayı yorumlamaya çalışmıştır büyük bir oranda. Erkle olan ilişkide kadından yana olmak, doğru geliyor.
Filmde ele aldığınız tema oldukça ağır ve karanlık ...
Bunu çok düz ve sade anlatmak yolunu seçtim. Çünkü bir durumu, bir acıyı parçalamaya kalkıştığınız zaman onun giderek sevimli hale getirirsiniz. Bir olayolarak görmek istemedim, bir gerçeklik olarak algılatmak istedim.
Ölülerin arkasında kalan sahipsiz eşyalar, iki filminizde de geçiyor. Sizin için özel bir anlamı mı var?
Güzel bir soru bu. Açıkçası bunu hiç düşünmedim. Çok ilginç. Belki de bir sebebi vardır ama üzerinde düşünmem lazım. Hayatlar sınırlı. Biz gidiyoruz ve geride bir sürü şey bırakıyoruz. Bilemiyorum. Her şeyin bir ruhu var herhalde. Bizimle birlikte olan şeylerin, onları terk ettiğimiz zaman, onlarla bir şeyler de kalıyor.
Belki de bir öyküyü bitiren bu eşyalar, başka bir öyküyü başlatıyordur ....
Olabilir. Yaratıcı bir yaklaşım.
Ve final sahnesi ... İstanbul'a karşı duran çırılçıplak bir kadın ....
O sahneyi ben meydan okuma olarak yorumluyorum. O bir meydan okuma. O meydan okumayı donduruyoruz. O kız intihar mı etti, o çok önemli değil. Çünkü öbür türlü olsa, başka bir anlam çıksın istesem, kız aşağı adar. Bütün bir şehir var karşısında. Oradaki duruş önemli.
İki paralel kurgu var filmde. Bunu neden tercih ettiniz? Zeynep'in öyküsü tek başına filmi götüremez miydi?
Bu da güzel bir soru. Götürürdü tabi ama benim orada düşündüğüm başka bir şey var. Belli oranlarda götüremeyebilirdi. Kızın hayatına bir şekilde dışarıdan gelen bir etki var. Bu etki ne olabilir? Bunu çok uzun süre düşündüm. Onun dönüşümüne katkı sunacak şey ne olabilir? Bunu ancak çok fazla dallandırıp, budaklandırmadan bir başka kadının kaderinin onun değişiminde rol oynaması söz konusu oldu. Ölmüş bir kadının eşyalarının ona gelmesi ile birlikte Zeynebin hayatında bir şeyler değişmeye başlıyor.
Filminiz, Berlin Film Festivali'nin 'Forum' bölümünde gösterilecek. Sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Forum, dünyada 'avangard' sinemasını, farklı, sıra dışı filmleri toplayan seçki yapıyor her sene. Bu seçkide yer almak çok sevindirici. Farklı filmlerde görebileceğim. Çok önemsiyorum orada olmayı.
Basın Sayfasına Geri Dön >>>
|